|
HİCRET
Bir
yerden
başka
bir yere
göç
etmek.
Hz.
Peygamber
(s.a.s)
ve
ashabının
İslâm
devletini
kurmak
üzere
Mekke'den
Medine'ye
göç
etmeleri.
Rasûlullah
Mekke'de
tebliğ
görevini
sürdürürken
Kureyşliler
de
inkârlarında
diretiyorlardı.
Peygamberimiz
tebliğ
görevini
Mekke'nin
dışına
taşırmak
istiyordu.
Bu
nedenle
Taif'e
gitti.
Tâifliler
de
Kureyşliler
gibi
inkârcılıkta
direnmişler
ve
Peygamberimizi
taşa
tutmuşlardı.
Peygamberimiz
onların
bu
cahilce
hareketleri
karşısında
yılmamıştır.
Özellikle
hacc
mevsiminde
Mekke
dışından
gelen
insanlarla
görüşüyor
onlara
İslâm'ı
anlatıyordu.
Peygamberimiz
bir gün
Akâbe
mevkiinde
Medineli
altı
kişi ile
karşılaştı.
Onlara
Kur'ân
okudu ve
İslâm'a
davet
etti.
Medineliler
Peygamberimizle
konuştuktan
sonra
durumu
kendi
aralarında
değerlendirdiler.
"Yahûdilerin
geleceğini
bildikleri
ve
kendisiyle
bizi
korkuttukları
peygamber
bu
olmasın"
dediler.
Yahûdilerden
önce
Müslüman
olmanın
gereğine
inanıp
Müslüman
oldular.
Medine'de
bulunan
Yahudiler
bir
Peygamber'in
geleceğini
biliyorlardı.
Medinelilerle
aralan
açılan
Yahudiler
onlara
"Bir
Peygamber
gönderilmek
üzeredir.
O
Peygamber
gelince
biz ona
tabi
olacağız,
İrem ve
Âd
kavimleri
gibi
sizin
kökünüzü.
kazıyacağız"
diyorlardı.
Akabe'de
Müslüman
olan
Medineliler
memleketlerine
gittiklerinde
bu
durumu
yakınlarına
aktardıktan
bir yıl
sonra,
daha
önceki
Müslümanlarla
birlikte
on iki
kişilik
bir
topluluk
Hacc
için
Mekke'ye
geldi.
Bunlar
Peygamberimizle
görüştü
ve
"hırsızlık
yapmamak,
zina
etmemek,
çocukları
öldürmemek,
iftira
etmemek,
Allah ve
Rasûlüne
muhalefette
bulunmamak
hususunda"
peygamberimize
söz
verip
bey'at
ettiler.
Peygamberliğin
onüçüncü
yılında
Medineli
müslümanlardan
yetmiş
iki
kişilik
bir grup
hacc
için
Mekke'ye
geldiler.
Peygamberimizle
Akabe
mevkiinde
görüşmek
üzere
toplandılar.
Hz.
Peygamber
(s.a.s),
amcası
Abbas'la
birlikte
Akabe'ye
geldi.
Abbas
henüz
Müslüman
olmamıştı.
Ebu
Talib'in
vefatından
sonra
peygamberimizle
daha çok
ilgilenmeye
başlamıştı.
Bu ilgi
kabile
bağından
ileriye
gitmiyordu.
Toplantıda
ilk
konuşmayı
Abbâs
yaptı;
"Ey
Hazrec
topluluğu,
bu benim
kardeşimin
oğludur.
Benim
yanımda
insanların
en
sevgilisidir.
Siz onu
tasdik
ediyor
onun
getirdiklerine
inanıyor
ve
kendisini
alıp
götürmek
istiyorsanız,
sizden
bu
hususta
beni
tatmin
edici
bir söz
almak
isterim.
Siz ona
vereceğiniz
sözü
yerine
getirebilecek
ve
kendisini
muhaliflerinden
koruyabilecek
misiniz?
Bunu
gereği
gibi
yaparsanız
ne iyi;
yok eğer
Mekke'den
çıktıktan
sonra
kendisini
yardımsız
bırakacak
rüsvay
edecekseniz
şimdiden
bu işten
vazgeçiniz,
onu
bırakımı.
Yine
kavmi
arasında
ve
yurdunda
izzet ve
şerefiyle
korunmuş
olarak
yaşasın."
Hz.
Abbas'tan
sonra
Hz.
Peygamber
(s.a.s)
konuştu.
Bundan
sonra
Medineli
Müslümanlar
düşüncelerini
şöylece
açıkladılar:
"Allah'tan
getirdiklerine
bilerek
ve
inanarak
sana
bey'at
ediyoruz.
Biz,
Rabbımıza
bey'at
ediyoruz
Allah'ın
kudret
eli
ellerimizin
üzerindedir.
Kendimizi,
oğullarımızı,
kadınlarımızı
esirgeyip
koruduğumuz
şeylerden
seni de,
esirgeyip
koruyacağız.
Eğer bu
ahdimizi
bozarsak,
Allah'ın
ahdini
bozan,
yaramaz,
bedbaht
insanlar
olalım.
Ya
Rasûlallah!
Biz
ahdimizde
sadıkız".
Peygamberimiz
iki şart
ileri
sürdü,
"Rabbim
için
şartım:
O'na hiç
bir şeyi
ortak
koşmamanız
yalnız
O'na
ibadet
etmeniz,
kendinizi,
çocuklarınızı,
kadınlarınızı
esirgeyip
koruduğunuz
şeylerden,
beni de
esirgeyip
korumanızdır"
buyurdu.
Medineliler:
"Böyle
yaptığımız
zaman
bizim
için ne
var"
dediler.
Allah
Rasûlü
de:
"Cennet
var"
buyurdular.
Medineliler
"bu
kârlı
alış
veriştir"
deyip
Allah
Rasûlüne
bey'at
ettiler.
Mekke
müşrikleri
Akabe
bey'atlarıyla
ilgili
haberi
alınca
Allah
Resûlünü
Mekke
dışına
çıkarmamak
için
önlemler
almaya
başladılar.
Bir
müddet
sonra
peygamberimiz
Müslümanların
Medine'ye
hicret
etmelerine
izin
verdi.
İlk
olarak
Cahşoğulları
hicret
ettiler.
Bunlardan
sonra
Hz. Ömer
hicret
için
önce
silahını
kuşandı,
Kâbe'yi
tavaf
etti.
Çevrede
bulunan
müşriklere
de
hicret
etmekte
olduğunu
bildirdi.
"Anasını
ağlatmak
karısını
dul
bırakmak
isteyen
varsa
beni
izlesin"
diyerek
büyük
bir grup
sahabe
ile
birlikte
hicret
etti."
Hz.
Ömer'den
sonra
Hz.
Hamza ve
diğer
Müslümanlar
hicret
ettiler.
Hz. Ebû
Bekir de
hicret
etmek
istiyordu
ancak,
Peygamberimiz
ona
"acele
etme,
belki
Allah
sana bir
arkadaş
bulur"
diyerek
beklemesini
söyledi.
Bunun
üzerine
Hz. Ebu
Bekir
iki deve
satın
alıp,
hicret
edeceği
günü
beklemeye
başladı.
Kureyşliler
Müslümanların
Medine'de
tutunduklarını
görünce
telaşa
düştüler.
Peygamberimizin
hicretine
engel
olabilmek
için
Darü'n-Nedve
adı
verilen
meclis
binasında
toplandılar.
Çeşitli
fikirler
ve
düşünceler
ileri
sürerek
sonuçta
Ebû
Cehil'in
düşüncesinde
karar
kıldılar.
Ebu
Cehil,
her
kabileden
bir
delikanlının
seçilmesini,
bunların
hep
birlikte
Peygamberimizi
öldürmelerini
teklif
etti.
Böylece
Abdi
Menâçoğullarının
bütün
kabilelerle
çarpışamayacağını,
kan
davasından
vazgeçeceklerini
bildirdi.
Onlar bu
tip
hileler
düşünürlerken
Peygamberimiz
Hz. Ebû
Bekir'in
evine
vardı.
Allah'ın
kendilerine
hicret
iznini
verdiğini
bildirerek
yol
hazırlıklarına
başlanıldı.
Mekkelilere
ait bazı
emanetlerin
sahiplerine
teslim
edilmesi
ve
müşrikleri
yanıltmak
amacıyla
Hz.
Ali'ye
Peygamberimizin
evinde
kalması
emredildi.
Gecenin
geç
vaktinde
müşrikler
Peygamberimizin
evini
kuşattılar.
Allah
Rasûlü
Kur'ân
okuyarak
Allah'a
sığınmış
böylece
müşriklerin
arasından
görünmeden
geçmiştir.
Bir
müddet
sonra
müşrikler
Peygamberimizin
yatağında
yatanın
Hz. Ali
olduğunu
görünce
hayrete
düşmüş
ve
tuzaklarının
boşa
gittiğini
anlamışlardır.
Rasûlullah
(s.a.s)
Hz. Ebu
Bekir'le
birlikte
Sevr
Dağı'na
doğru
yol alıp
Hıra
mağarasına
gizlendiler.
Bu dağ
Medine
tarafında
değil,
Cidde
tarafında
Mekke'nin
kuzey
batısında
yer
alıyordu.
Müşrikleri
şaşırtmak
için de
böyle
bir yola
başvurulmuştu.
Müşrikler
hz.
Ali'yi
ve Hz.
Ebû
Bekir'in
kızı
Esma'yı
sıkıştırmış
fakat
bir şey
öğrenememişlerdir.
İz
sürenleri
yanlarına
aldılar;
dağ,
tepe
demeden
her
tarafı
aradılar.
Bir ara
mağaranın
ağzına
kadar
geldiler,
mağaranın
önüne
bir
güvercinin
hemen
Rasûlullah'ın
oraya
girmesinden
sonra
yuva
yaptığını,
örümceğin
ağ
örttüğünü
görünce
Allah
Rasülünün
mağarada
gizlenmesinin
mümkün
olabileceğini
düşünemediler.
Elleri
boş
olarak
geri
döndüler.
Hz.
Peygamber
(s.a.s)
ile Hz.
Ebu
Bekir bu
mağarada
üç gün
kaldılar.
Hz. Ebu
Bekir'in
oğlu
Abdullah
ve kızı
Esma
onlara
yemek
taşıdılar.
Hz. Ebu
Bekir'in
çobanı
da
koyunlarını
Abdullah'ın
geçtiği
yerlere
sürerek
izlerini
silmeye
çalıştı.
Yol
Kılavuzu
Uraykıt
Peygamberimiz
ve Hz.
Ebubekir'in
bineceği
develeri
getirdi.
Peygamberimiz
devenin
ücretini
Ebu
Bekir'e
ödeyerek
yola
koyuldular.
Yolculukta
geceleri
yol
alıyor,
gündüzleri
gizleniyorlardı.
Kureyşliler,
Peygamberimizi
bütün
uğraşlarına
rağmen
bulamayınca
şaşkına
döndüler.
Onu
bulana
yüz deve
vereceklerini
vadettiler.
Bu ödül
herkesi
heyecanlandırdı.
Yüz
deveye
sahip
olabilme
ümidiyle
her
tarafı
aramaya
başladılar.
Her yöne
haberciler
gönderildi.
Bu
habercilerden
birisi
de
Süraka'nın
yurduna
gelmişti.
Onlar da
Allah
Rasûlünü
bulabilmek
ve yüz
deveye
sahip
olabilmek
için
fırsat
kolluyorlardı.
Bir gün
adamın
birisi
üç
kişilik
bir
yolcu
kabilesinin
gitmekte
olduğunu
gördü.
Bunu bir
toplulukta
anlattı.
Süraka
uyanık
bir
kimse
idi.
Adamı
yanıltmak
ve sözü
kesmek
için
onlar
falancalardır
dedi.
Adam da
kesin
bir şey
bilmediğinden
susmak
zorunda
kaldı.
Bunun
üzerine
Süraka
evine
geldi.
Atını ve
oklarını
hazırladı.
Belirtilen
yöne
doğru
hızla
yol
almaya
başladı.
Süraka
kısa bir
müddet
sonra
Peygamberimiz
ve Hz.
Ebû
Bekir'e
yetişti.
Onlara
"bugün
seni
benden
kim
kurtarabilir"
diye
bağırdı.
Peygamberimizin
duasıyla
Süraka'nın
atının
ön
ayakları
kuma
gömüldü.
Böylece
Allah bu
kutsî
Medine
yolculuğunda
Rasûlünü
yalnız
bırakmamış
ve onu
tehlikelere
karşı
bir kez
daha
korumuştu.
Atının
kuma
gömülmesi
sonucunda
gerçeği
anlayan
Süraka
affını
rica
etti.
Peygamberimiz
de ona
dua
ederek
affetti.
Süraka
minnet
altında
kalmak
istemiyordu.
Peygamberimize
ikramda
bulunmak
istiyordu.
Peygamberimiz
de onun
hiç bir
ikramını
kabul
etmek
istemedi.
İkramının
kabul
edilebilmesi
için
Müslüman
olmasının
gerektiğini
öğrendi
ve
Müslüman
oldu.
Kureyş'in
vadettiği
yüz
deveye
sahip
olmak
isteyenlerden
birisi
de
Büreyd
idi. O
da kendi
kabilesinden
yetmiş
atlı ile
yola
çıkmış,
Peygamberimize
yetişmişti.
Ancak
bütün
gayretlerine
rağmen
muvaffak
olamamış
sonuçta
Büreyd'e
İslâm
tebliğ
edildi.
Büreyd
ve
yanındakiler
müslüman
oldular.
Büreyd,
peygamberimizin
Medine'ye
bayraksız
girmesinin
uygun
olmayacağını
düşünerek,
başından
sarığını
çıkardı,
mızrağının
ucuna
bağladı,
böylece
Medine'ye
kadar
Peygamberimizin
bayraktarlığını
yapmış
oldu.
Peygamberimizin
Mekke'den
çıktığını
duyan
Medine'deki
Müslümanlar
yolları
gözlüyorlardı.
Her gün
güneşin
doğumundan
önce
Harra
mevkiine
çıkıyorlar,
sıcak
bastırıncaya
kadar
bekliyorlardı.
Bir gün
Yahudi'nin
birisi
bir
işiyle
ilgili
olarak
yüksek
bir
kuleye
çıkıp
etrafı
gözetlemeye
başlamıştı.
Peygamberimizin
ve
arkadaşlarının
gelmekte
olduğunu
gördü.
Kendisini
tutamayarak
heyecanla
" ey
Arap
topluluğu!
İşte
nasibiniz,
devletliniz,
beklediğiniz
ulu
kişiniz
geliyor"
diyerek
Rasûlullah'ın
geldiğini
onlara
haber
verdi.
Medineliler
yollara
dökülüp
Peygamberimizi
karşıladılar.
Peygamberimiz
burada
bir
müddet
kaldı ve
Kuba
Mescidi'ni
inşa
ettirdi.
Hz. Ali
de
Kuba'da
Rasûlulah'a
yetişti.
Süheyb
b. Sinan
da
hicret
etmek
için
yola
çıkmıştı.
Kureyşliler
onun
yolunu
çevirdiler,
göndermek
istemediler.
Süheyb,
biriktirdiği
bütün
serveti
Kureyşlilere
bırakmak
şartıyla
yoluna
devam
etti.
Peygamberimiz
bir kaç
gün
sonra
Medine'ye
hareket
etti.
Hareketinden
önce
Neccâroğullarına
kendisini
Medine'ye
götürmeleri
için
haber
gönderdiği
de
rivayet
edilmektedir.
Abdulmuttalib'in
annesi
Neccaroğullarının
kızıydı.
Dolayısıyla
Neccaroğulları
Abdulmuttalib'in
dayıları
oluyordu.
Neccaroğulları
Peygamberimizi
Medine'ye
götürdüler.
Halk
Peygamberimizi
ağırlamak
için can
atıyordu.
Allah
Rasûlü
hiç
kimseyi
kırmak
istemiyordu.
"
Devenin
yolunu
açınız.
Nereye
çökeceği
ona
buyrulmuştur"
diyordu.
Deve boş
bir
araziye
çöktü.
Peygamberimiz
bu
araziye
akrabalarından
kimin
evinin
yakın
olduğunu
sordu.
Böylece
Neccaroğularından
Ebu
Eyyûb
El-Ensâri'nin
evine
misafir
oldu.
Hz.
Peygamber
(s.a.s)'in
Medine'ye
gelişi
Medineli
mü'minleri
büyük
bir
sevince
boğdu.
Bütün
mü'minler,
evlerinin
damına
çıkmış;
gençler
ve
hizmetçiler
yollara
dökülmüşler
"Yâ
Rasûlallah!
Yâ
Muhammed!
Yâ
Rasûlallah!"
diyerek
bağırıyorlardı.
(Müslim,
Sahih,
VIII,
237).
Çocuklar
ve
hizmetçiler,
yollarda
ve
damlarda
"Rasûlullah
geldi!
Allahû
ekber!
Muhammed
geldi!
Allahû
ekber!
Muhammed
geldi!
Allahu
ekber,
Muhammed
geldi!
diyorlar,
Habeşliler
de,
sevinçlerinden
kılıç
kalkan
oynuyorlardı
(Ebû
Davud
Sünen,
II, 579)
Kadınlar
ve
çocuklar,
hep bir
ağızdan:
"Vedâ
tepelerinden
dolunay
doğdu
bize!
Allah'a
yalvaran
oldukça,
şükür
etmek
gerekir
halimize,
Ey bize
gönderilen
Peygamber!
Sen
boyun
eğmemiz
gereken
bir emr
ile
geldin
bize"
diye
şiirler
okuyorlardı
(Semhudî,
Vefaü'l-Vefa,
I,187,
Halebi
insanü'l-Uyun,
II, 58).
Berâ' b.
Âzib:
"Peygamber
(s.a.s)
Medine'ye
gelince,
Medinelilerin
Rasûlullah'a
sevindikleri
kadar
hiç bir
şeye
sevindiklerini
görmedim
demiştir.
Enes b.
Mâlik
de:
"Ben,
Rasûlullah'ın
Medine'ye
girdiği
günden
daha
güzel,
daha
parlak
bir gün
görmedim"
der (İbn
Sâ'd,
Tabakat,
I, 233,
234).
Rasûlullah
Medine'ye
varınca
mü'minlerin
her biri
kendi
evinde
ağırlamak
istediler
ve bu
konuda
yarışırcasına
hareket
ettiler.
Rasûlullah'ı
misafir
edebilmek
için
devesinin
önüne
geçiyorlardı.
Efendimiz
onlara
"Devenin
yolunu
açınız!
Nereye
çökeceği
ona emir
buyurulmuştur"
diyordu
(Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ,
I,183).
ASHAB-I
KEHF'IN
HICRETI:
Batıl
düzenler,
gerçekten
Hakk'a
inananlara
hayat
hakkı
tanımak
istemezler.
Onlar
gerektiğinde
bütün
zulüm
mekanizmalarını
inananların
aleyhine
çalıştırmaktan
geri
durmazlar.
Çünkü,
yarasanın
ışıktan
ürktüğü
gibi,
onlar da
inananların
gerçekleri
ve
mutlak
doğruları
gözleri
önüne
sermeleri
böylece
kendi
menfaatlerinin
ortadan
kalkmasından,
ilahlık
davalarının
sahteliğinin
ortaya
çıkmasından,
sömürü
çarklarının
durmasından
endişelenirler,
korkarlar.
Tarih
boyunca
inananlara
zâlim
düzenler
eliyle
yapılan
zulüm,
baskı ve
şiddetin
asıl
nedeni
budur.
Bugün
yeryüzünün
her
bölgesinde
Müslümanlar
üzerindeki
baskı ve
terör
bundan
kaynaklanmaktadır.
Kur'ân-ı
Kerîm
Ashab-ı
Kehf'ten:
"Rablerine
inanan
gençler"
(el-Kehf,
18/13)
olarak
söz
etmektedir.
Bunun
üzerine;
"Allah
da
onların
hidayetlerini
artırmıştı".
Ashab-ı
Kehf'in,
kavimleri
Allah'tan
başka
tanrılara
taptıkları
için
onlardan
uzaklaşmalarını
Kur'ân
övgüyle
anlatmaktadır.
Onlar bu
davranışlarıyla
doğru
yolu
bulman
ve
Allah'ın
rahmetine
kavuşmayı
gaye
edinmişlerdi.
"...
Şunlar,
şu bizim
kavmimiz,
Ondan (Allah'dan)
başka
tanrılar
edindiler.
Bunların
üzerine
bari
açık bir
delil
getirseydiler
ya?
Artık
yalan
yere
Allah 'a
karşı
iftira
edenlerden
daha
zâlim
kimdir?"
dediklerinde,
onların
kalplerini
(sabır
ve sebat
ile
hakka)
bağlamıştık."
(Birbirlerine
şöyle
demişlerdi):
"Madem
ki siz
onlardan
ve
Allah'tan
başka
tapmış
olduklarından
ayrıldınız,
o halde
mağaraya
(çekilip)
sığının
ki;
Rabbiniz
size
rahmetinden
genişlik
versin,
işinizden
de size
fayda
hazırlasın
" (el
Kehf,18/
14,16)
Böylece
onlar,
zâlim
bir
toplum
içinde
yaşayıp,
dinlerini
açığa
vuramamaktansa
mağaraya
çekilip
orada
inançlarını
yaşamayı
tercih
etmişler
ve son
derece
az
oldukları
için,
mevcut
düzene
karşı
duramayacaklarını
anlamış
bulunuyorlardı.
HABEŞISTAN'A
HICRET:
İslâm'ın
ilk
yıllarında,
sahabîlerin
önemli
bir
kısmına
ve
özellikle
zayıf ve
kimsesizlere,
"Rabbiniz
Allah'tır"
demeleri
nedeniyle
sayısız
zulümler
uygulanıyor,
dinlerinden
vazgeçirmeleri
için
onlara
büyük
baskılar
yapılıyordu.
Peygamber
Efendimiz,
sayıları
yüzü
bulan
sahabiye
Habeşistan'a
hicret
etmelerini
tavsiye
etti.
Orada
kendilerini
himaye
edecek
iyi
niyetli
bir
hükümdarın
varlığından
söz
etti.
Bunun
üzerine
Habeşistan'a
iki defa
hicret
edildi.
Mekke o
sıralarda
gerçekten
İslâm
gibi
eşsiz,
tevhide
dayalı
yüce bir
inanç ve
hayat
düzenini
kabul
edenler
için
ağır
şartları
bulunan
bir
ortamdı.
Habeşistan'da
da
İslâmî
bir
düzenin
varlığından
söz
edilemezdi
ama. en
azından
orada
dini
hürriyet
vardı ve
zulüm
yoktu.
Diğer
taraftan
İslâm
ülkesi
diyebileceğimiz
bir
yerin de
varlığı
söz
konusu
değildi.
Henüz
böyle
bir
teşebbüse
girebilmek
için
gerekli
şart ve
imkanlardan
da
Müslümanlar
tamamıyla
mahrum
bulunuyorlardı.
Bu
nedenle
Dârü'l-
Küfr
olan
Mekke'yi
bırakıp
Darü'l-Emin
(güven
ülkesi)'e
göç için
bir izin
verilmiş
oluyordu...
HICRETIN
HÜKMÜ:
Kur'ân'ın
bir çok
âyeti
hicretten,
hicretin
gereğinden,
hicret
edenlerden
ve
etmeyenlerden...
söz
eder.
Hicretin
ne denli
önemli
olduğuna
şu
âyetler
gayet
açık bir
şekilde
işaret
etmektedir:
"Öz
nefislerinin
zâlimleri
olarak
canlarını
alacağı
kimselere
melekler
derler
ki: "Ne
işte
idiniz?"
Onlar:
"Biz
yeryüzünde
dinin
emirlerini
uygulamaktan
aciz
kimseler
idik"
derler.
Melekler
de:
"Allah'ın
arzı
geniş
değil
miydi?
Siz de
oradan
hicret
etseydiniz
ya"
derler.
İşte
onlar
böyle.
Onların
barınakları
Cehennemdir.
O ne
kötü bir
yerdir.
Erkeklerden,
kadınlardan,
çocuklardan
zayıf ve
acz
içinde
bırakılıp
da
hiçbir
Çareye
gücü
yetmeyen
ve
(hicret)
için bir
yol
bulamayanlar
müstesna"
(en-Nisâ,
4/97,
98).
Bu
âyetlerin
iniş
sebebi
hakkında
İbn
Abbas
(r.a)
şunu
nakletmektedir:
"Peygamber
(s.a.s)
zamanında
bazı
Müslümanlar
müşriklerle
birlikte
durup
onların
sayılarının
artmalarına
neden
oluyorlardı.
(savaş
sırasında)
ok,
onlardan
bazılarına
isabet
edebiliyor
veya
boynu
vurulup
öldürülebiliyordu.
Bunun
üzerine
bu
ayetler
nazil
oldu.
Yine İbn
Abbas
(r.a.)'ın
rivayet
ettiğine
göre;
bir
kısım
Mekkeliler
İslâm'a
girmiş,
fakat
Müslümanlıklarını
açığa
vurmamışlardı.
Bedir
savaşı
gününde
müşrikler
onları
da
beraberlerinde
savaşa
götürdüler
ve
bazıları
bu
savaşta
öldü.
Müslümanlar
bunun
üzerine:
"Bizim
arkadaşlarımız
müslüman
idiler,
savaşa
zorla
sokuldular"
deyip,
onlara
Allah'tan
mağfiret
dilediler.
Bunun
üzerine
bu
âyetler
nazil
oldu" (İbn
Kesîr,
Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim,
I, 542).
Demek ki
mü'minler,
bu gibi
durumlarda
"biz
İslâm'ı
ayakta
tutamayacak
kadar
zayıf
kimseler
idik"
demekle
kendilerini
kurtaramayacaklardır.
Çünkü
bunlar
İslâm'ı
tamamıyla
yaşayabilmek
için
herhangi
bir
teşebbüste
bulunmamışlar
ve
böylece
"kendilerine
zulm
etmişlerdir"
fakat,
gerçekten
hicret
edemeyecek
durumda
bulunan
zayıf
kimseler
bundan
müstesnadır.
Bu
âyetler,
müşrikler
arasında
bulunup
da
dinini
ayakta
tutamayan
herkesi
kapsamaktadır.
Hicret
edebilecek
durumda
olup da
hicret
etmeyenlerin,
kendi
nefislerine
zulmetmiş
oldukları
ve bu
ayetin
hükmüne
göre,
haram
işledikleri
icmâ ile
kabul
edilmiştir
(İbn
Kesîr
Tefsîr,
I, 542).
Bu hüküm
kıyamete
kadar
bakîdir
ve genel
bir
hükümdür.
Herhangi
bir
durum
onu,
dinini
yaşayabileceği,
inancının
gereklerini
yerine
getirebileceği
Darü'l-İslam'a
hicret
etmekten
alıkoymaz.
Hanbelî
hukukçulara
göre bir
kimsenin,
Darü'l-
Harp'te
dinini
açığa
vurup
yaşayabiliyor
bile
olsa,
Müslümanların
sayısını
çoğaltmak
ve
cihada
katılabilmek
için
Dârü'l-İslâm'a
hicret
etmesi
sünnet
olur.
Hanefi
mezhebinde
ise
küfür
diyarından
İslâm
diyarına
hicret
etmek
vaciptir.
Şâfiîlerden
el-Mâverdî'ye
göre de,
Müslüman
herhangi
bir
küfür
beldesinde
dinini
açığa
vurabiliyorsa,
orası
onunla
Daru'l-İslâm
olmuş
olur.
Orada
durmak,
hicret
etmekten
daha
iyidir.
Çünkü
böylelikle
kendisinden
başkalarının,da
İslâm'a
girmeleri
umulabilir.
Ancak
el-Mâverdî'nin
bu
görüşüyle,
konu ile
ilgili
olarak
Darü'l-Harp'ta
kalmayı
haram
kılan
ayet ve
hadisler
arasındaki
aykırılık
açıktır.
Hicret
hükmü,
Darü'l-Harp'te
Müslüman
olup
oradan
uzaklaşabilecek
güçte
olan
herkes
için
geçerlidir
(eş-Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr,
VIII,
28, 29).
Darü'l-Harp'ten
hicret
etmenin,
herhangi
bir
ma'siyetin
işlenmesi
veya
herhangi
bir
emrin
yerine
getirilmemesi
veya
İslâm
devlet
başkanının
istemesiyle
vacip
olacağı
konusunda
icmâ'
vardır
(eş-Şevkânî,
a.g.e.,
VIII,
29).
Kişi
"ben
hicret
edeceğim
ama,
gideceğim
yer
tanımadığım,
yabancısı
olduğum
bir
yerdir.
Acaba
orada
geçimimi
sağlayabilecek
miyim?
Sonra ne
zaman
geleceği
bilinmeyen
ölüm,
beni
yolda
yakalarsa
hicret
etmiş
sayılabilir
miyim..."
gibi bir
takım
düşünceleri
içinden
geçirebilir.
Ancak
bunlar
yersiz
düşüncelerdir.
Çünkü:
"Kim
Allah
yolunda
hicret
ederse,
yeryüzünde
gidecek,
barınacak
bir çok
yerler
bulur,
genişlik
de
bulur.
Kim
evinden
Allah ve
Rasûlüne
muhâcir
olarak
çıkıp da
sonra
yolda
ölürse,
onun
mükâfatı
Allah'a
aittir
(en-Nisâ,
4/100).
Bu
bakımdan
ne rızık
endişesi
ne de
"yolda
ölüm"
düşüncesiyle
farz
olan
hicretten
geri
kalamaz.
Yeryüzü
iman-küfür
mücadelesinin
alanıdır.
Bu
mücadelede
kimi
zaman
iman
bazen da
küfür
egemen
olmuştur.
Mü'minler
İslâmî
kimliklerini
yitirdikleri,
imanî
zaaflara
düştükleri,
İslâmi
ilimlerin
yeterince
tahsil
edilmediği
ve
cehaletin
yaygınlaştığı
dönemlerde
küfür
İslâm'a
gâlib
gelecektir.
İslâmî
ilimlerin
çok iyi
bilindiği,
İslâm'ın
yaşandığı,
imanın
kalb
atışlarında
bile
hissedildiği
dönemlerde
ise
kuşkusuz
İslâm
egemen
olacaktır.
İslâm'ın
ve
küfrün
egemenliği
ya da
şeytana
zaman
zaman
fırsat
verilmesi
insanın
ve
yeryüzünün
kanunu
hükmündedir.
Dolayısıyla
mü'minler
İslâm'ın
egemen
olmadığı
toplumlarda
yaşama
durumunda
kalabilirler.
Bundan
dolayı
hicret
zaman
zaman
gündeme
gelebilir.
Hicret
dönemi
asla
kapanmaz,
Mekke'nin
de
fethinden
sonra
hicret
gündeme
getirilemez;
hicret
tarihin
belirli
bir
dönemine
ait bir
olay
değildir.
Hicret
süreklilik
arzeder
ve
kıyamete
kadar
kaimdir.
Mekke'nin
fethedildiği
gün
Abdurrahman
b.
Safvan
(r.a)
babasını
getirerek,
Rasûlullah'a
babasının
da
hicret
sevabından
payını
almasını
istediğini
bildirdi.
Bunun
üzerine
Peygamber
Efendimiz:
"Artık
hicret
yoktur"
diye
cevap
verir.
Rasûlullah'ı
bu
konuda
yumuşatmak
amacıyla,
amcası
Hz.
Abbâs'ın
yanına
gider ve
bu
konuda
kendisine
yardımcı
olmasını
ister.
Hz.
Abbâs
.(r.a),
Peygamber
(s.a.s)'e
"Allah
aşkına
kabul
et"
derse
de, Hz.
Rasûlullah
şu
cevabı
verir: "
Amcamın
yeminini
yerine
getiririm,
ama
hicret
yoktur"
Hadîsin
râvilerinden
olan
Yezid b.
Ziyâd:
"Halkı
İslâm'ın
egemenliği
altına
girmiş
bulunan
bir
yerden
hicret
edilemez,
demek
istiyor"
diye
hadisi
açıklamıştır
(İbn
Mace
Keffâret).
Burada
görüldüğü
gibi
Mekke'den
hicret
etmek
artık
söz
konusu
değildir.
Çünkü,
hicretten
maksat
gerçekleşmiş
bulunuyor.
Artık
Mekke'nin
kendisi
fethedilmek
suretiyle
Darü'l-İslâm
olmuş ve
İslâm'ın
bütünüyle
hayata
yansıyacağı
bir yer
haline
gelmiştir.
Allah'tan
başka
hiçbir
varlığın
hâkimiyetinden
söz
edilemeyecektir.
Diğer
bir
kısım
hadislerde
ise,
hicretin
sürekliliğinden
söz
edilmektedir:
"Kâfirlerle
savaşıldıkça
hicretin
sonu
gelmeyecektir
(eş-Şevkânî
a.g.e.,
VIII,
27).
"Hicretten
sonra
hicret
olacaktır.
Yeryüzünün
en
hayırlıları,
Hz.
İbrahim'in
hicretini
kendisine
örnek
alanlardır"
(Ebû
Davûd,
Cihad).
Bu
hadislerden
anlaşıldığına
göre,
İslâm
hâkim
olduğu
bir
yerden
hicret
etmenin
farz
veya
vâcib
olması
söz
konusu
değildir.
Ancak
Darü'l-Harb'den
Darü'l-İslâm'a
hicret
etmemin
vucûbu
kıyamete
kadardır.
Ebu Bekr
İbnü'l-Arabî:
"Hicret,
Peygamber
(s.a.s)
zamanında
farz
idi.
Kendi
dini
veya
nefsi
için
korkusu
olan
herkese
farz
olarak
devam
etmektedir.
Kesilen
hicret
Mekke'nin
fethinden
sonra,
Mekke'den
Medine'ye
olan
hicrettir"
(eş-Şevkânî
a.g.e.,
VIII,
29) der.
Hicretin
hayata
yansımasında
genel
etkenlerden
biri de
İslâm
devlet
başkanıdır.
Halife,
mü'minlerin
bir
yerden
bir yere
hicret
etmelerini
isteyebilir.
Mü'minler
de buna
aymak
zorundadırlar.
Zira
müslümanlar
Halifenin
İslâm'a
muhalif
olmayan
bütün
emirlerine
uymak
zorundadırlar.
Hilafet,
İslâm'ın
bütün
hükümlerinin
direkt
ya da
dolaylı
olarak
bağlantılı
olduğu
bir
müessesedir.
Peygamber
Efendimiz,
bazen
büyük
kalabalıkları
bile
hicret
edip
etmemekle
serbest
bırakmıştır.
Gönderdiği
askerî
müfreze
(seriyye)
kumandanlarına
verdiği
tâlimât
arasında
şunları
da
görmekteyiz:
"..
Onları
İslâm'a
davet
et.
Kabul
ederlerse,
sen de
bunu
kabul et
ve
onlarla
savaşma.
Sonra
bulundukları
yerden
muhâcirlerin
yurduna
hicret
etmelerini
iste.
Bunu
yaptıklarında
do
muhacirlerin
leh ve
aleyhlerinde
olanın,
kendilerinin
de leh
ve
aleyhlerine
olacağını
bildir.
Eğer
hicret
etmeyecek
olurlarsa,
durumlarının
bedevî
Müslümanların
aynısı
olacağını
onlara
bildir.
Onlara
mü'minlere
uygulanan
Allah'ın
hükümleri
uygulanacak,
ancak
Müslümanlarla
birlikte
cihada
katılmadıkça
fey' ve
ganimetten
pay
alamayacaklardır"
(İbn
Kesîr,
Tefsîr,
III,
329).
Hicretin
devlet
politikasında
önemli
bir yeri
olmalıdır.
İslâm
Devleti,
durumuna
göre
hicretle
ilgili
bir
takım
düzenlemelere
girişmek
zorundadır.
Bu gibi
istisnâî
durumların
maksat
ve
nedenleri
araştırıldığında
bazı
zümrelerin
bundan
istisna
edilmesi
de
tamamen
toplumun
iyilik
ve
hayrıyla
yakından
ilgilidir.
Mesela:
Müzeyne,
Medine'nin
35 km.
uzağındaydı
ve
yüzlerce
savaşçıya
sahipti.
Bunların
bulundukları
topraklarda
bırakılması,
İslâm
Devlet
topraklarını
genişletme
maksadını
taşıyordu.
Bunların
İslâm
ülkesine
hicret
etmeleri
birçok
iktisâdî
zorlukların
doğmasına
neden
olacak
ve
terkedilmiş
verimli
topraklar
ve
sular,
yabancıları
ve belki
de İslâm
düşmanları
tarafından
işgal
edilecekti
(Muhammed
Hamidullah,
İslam
Peygamberi,
II, 277,
278). Bu
bakımdan
Peygamber
Efendimiz
İslâm
devleti
sınırlarının
genişlemesi
ve
Müslümanların
savaş
gücünün
artırılması
noktasından
hareket
etmiş ve
duruma
göre
hicret
üzerinde
durmuştur.
Hicretin
diğer
bir
amacı
da;
İslâm
devletinin
gücünü
arttırmaktır.
|